HACI ALİ EFENDİ (1888 – 3 Şubat 1957)

Derleyen: Şahin KARATAŞ

Çocukluğu ve gençliği:

Bostancı Hacı Ali Haydar Efendi, 1888 yılında Gürcistan’ın Ahıska kentinde dünyaya gelmiştir. Babasının adı Muştak, annesinin adı da Güleser’dir.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Rusların tüm Kafkasya’yı ele geçirmesi üzerine ailece, önce Erzurum’a, sonra Çorum’a göç etmiş­lerdir. Çorum’da 1924 yılında Bekir Baba’nın tavassutuyla Makbule Hanımla evlenmiş ve buraya yerleşmişlerdir. Bu evlilikten Gülüzar ve Zehra adında iki kızı, Şükrü ve Ali Rıza adında iki oğlu dünyaya gelmiştir. Kızı Gülüzar (1932 yılında Hacı Ali Zöngür’ün sağlığında), 6 yaşındayken vefat etmiştir. Mezar taşında bile adı, Hacı Ali Haydar Efendi olarak geçmesine rağmen nüfusta Ali Zöngür olarak kayıtlıdır.

Tasavvufla ilk temas:

Hacı Ali Efendi, at üstünde sert ve heybetli duruşuyla dikkat çekiyordu. Ciddi ve sert mizaçlıydı. Çorum’a geldiğinde tasavvuf ve tarikata ilgi duymaya başladı. Bir ara İstanbul’a gitti ve orada Nakşî Şeyhi Esad Efendi’nin sohbetlerine katıldı. Esad Efendi ona çok ilgi gösterdiyse de Ali Efendi, Çorum’a dönmekte kararlıydı. Çorum’da da Nakşibendî tarikatının Halidiyye koluna mensup (Çerkez Şeyhi diye maruf) Hacı Ömer Lütfi Efendi’nin sohbetlerine katıldı. O sert ve haşin tavırlarında değişiklikler belirdi ise de onun nasibi bu dergahta değildi.

Yıllar önce Hacı Bekir Baba, Ali Haydar Efendi’nin geleceğine dair işareti almıştı. Hatta Ahıska’dan geleceğini de biliyordu. Ömrünün son beş yılına gireceği sırada bu olayın gerçekleşeceğinden de ilham yoluyla haberdar olmuştu. Sonunda Ali Haydar Efendi geldi ama Hacı Bekir Baba’nın dergahına değil de Çerkez Şeyhi’nin kapısına gitti.

Nasibi olan yere:

Aradan çok zaman geçmeden Hacı Ali Efendi, Bekir Babayı rü­yasında görüyor; ayağına zincir takıp Çerkez Şeyhinin kapısından sü­rükleyerek (Abdibey Camii yanındaki) Rufaî Tekkesi’ne çekiyor. Uyan­dığında durumu Çerkez Şeyhi’ne anlatıyor. Zincirin izlerini göstererek acısının hâlâ devam ettiğini söylüyor. Bunun üzerine Şeyhi ona “Evla­dım, seni Kara Şeyh (Bekir Baba) istiyor. Ona teslim ol. Haydi git, seni bekliyor” diyerek nasibinin olduğu yöne sevk ediyor.

Çerkez Şeyhi’nin tavsiyesine uyan Hacı Ali Haydar Efendi, Rufaî Tekkesi’nin yolunu tutuyor. Oraya vardığında Bekir Baba, ona kapıda “Evladım Ali Efendi! Bizi, en sonunda kendini sürükleterek kapımıza getirmek zorunda bıraktın” diye latife ederek karşılıyor.

***

Bekir Baba, her müridiyle yakından ilgilenirdi ama Ali Haydar Efendi’nin yetişmesine daha özen göstermişti. Tasavvufî her makamda gerekli dersleri takip eder, bütün makamları kısa sürede aşması için ona yol gösterirdi. Sonunda onu halifelik makamına kadar getirdi.

Bekir Baba’nın yanında yetişen bir halifesi daha vardı. Aslen Bayburtlu olan Mustafa Sıkı da onun gözde müritlerindendi. 1924 yı­lında Bekir Baba’ya intisap etmiş, Şeyhinin vefatından sonra Hacı Ali Efendi’nin sohbet ve zikir halkasına devam etmiştir. Bundan da anlaşı­lacağı üzere Bekir Baba’dan sonra Rufaî Dergahının şeyhi, 1928 yılın­dan itibaren Ali Haydar Efendi olmuştur.

Bekir Baba’dan sonra:

Ebûbekir Efendi’nin son dönemlerinde (30 Kasım 1925) Tekke ve Zaviyelerin ka­patılmasına dair 677 sayılı Kanun gereğince tekkeler kapatıldığı için Ali Haydar Efendi, tarikat faaliyetlerini ve irşat hizmetlerini açıktan yapamıyordu. Kendisinin bir hazır elbiseci dükkanı vardı. Zaman zaman eline birkaç ceket alıp köy köy, kasaba kasaba dolaşıyordu. İnsanlara İslâmı, imânı, ahlâkı, ibadeti anlatıyordu. Elindeki malların satılıp satılmadığıyla hiç ilgilenmiyordu.

***

Sonra seyyar satıcılıktan vazgeçerek hizmetini Çorum’da yürüt­meye karar veren Ali Haydar Efendi, şehrin dışında, Gürcü Köyü’nde bir bostan tarlası ekerek orada ikamet etmeye başladı. Müritleri, dostla­rı ve onu arzulayanlar bostan tarlasındaki bahçe evinde ziyaretine gelirlerdi. Çok zaman kavun, karpuz ve sebzeler arasında dolaşarak sohbet ve irşat ederdi. Böylelikle dikkatlerden uzak durmaya özen gösterirdi.Faaliyetlerini yılın ekseriyetinde tarlada yürüttüğü için kendisine Bos­tancı Hacı Ali Efendi derlerdi. Onun buradan da para kazanmak gibi bir arzusu yoktu. Yetiştirdiklerini ziyaretçilerine ve misafirlerine ikram ederdi.

***

Bir sene Kuyumcu Köyü’nde bir tarlaya karpuz ekmişti. Şiddetli bir yağmur sonucu tarlayı sel basmış. O, bunu “Allah, sevdiği kuluy­la alışveriş yapar” diyerek tevekkülle karşılamış. Sel suları çekildikten sonra tarla tekrar yeşermiş. O yıl öyle karpuz olmuş ki yemekle, taşı­makla bitirilememiş.

***

Âlimlerin, şeyhlerin, dervişlerin her devirde seveni de çoktur, kızanı da çoktur. Bostancı Hacı Ali Efendi’nin arkasından atanlar ol­duğu gibi Rufaî tarikatının bürhanlarını gösterdiğinden dolayı onu ve müritlerini tenkit edenler de oluyordu. Bunların hikmet ve gâyesini kavrayamayanları ikna etmek kolay değildi. Ali Efendi de, bunları duyuyor, dinliyor, fakat sabırla karşılıyordu. Tasavvuf âdâbı, bunu gerektiriyordu. Ali Efendi, müritlerinin hepsiyle yakından ilgilenirdi. Kendisin­den sonra Allah’ın izniyle görev verilmesi muhtemel olanlarla daha ya­kından ilgilendiği bilinirdi.

***

Kendinden sonra halife olacağını ilan ettiği Hacı Mustafa Anaç Efendi, İstanbul’dan gelen bir müridini, merhum üstadı Bostancı Ali Efendi’nin dergahına götürdü. Ali Efendinin hanesinde uzun bir odası ve bu odada demirden yapılmış hilâl şeklin­de bir derviş çeyizi (müttekâ) vardı. Sağlığında zikir halkası orada kurulurmuş. Mustafa Anaç Efendi, dervişe şöyle der: “Bak evladım, üstâdımız bu odada kalırdı. Alnını müttekâya koyarak oturduğu yerde bir miktar uyurdu. Ayaklarını uzatarak uyuduğunu hiç hatırlamıyorum. Onların bu takvası yanında ben, şeyhim demekten hayâ ediyorum.”

***

Bostancı Ali Efendi, 1928 yılından 1957 yılına vefatına kadar yaklaşık otuz yıl Rufaî tarikatının manevi yükünü taşıdı. Müritleriyle yakın sohbet halindeydi. Güç şartlar altında gizli gizli zikir halakaları teşkil ediyor, bürhanlar gösteriyordu. Yatağında rahat uyuduğu vaki değildi. Bostancı Hacı Ali Ahıskavî Efendi hazretleri üstâdı Hacı Bekir Baba’dan Rufâi, Kadiri, Bedevî, Desûkî ve Şâzelî tariklerinden icâzetname almış büyük bir şeyhdir. Ayrıca İstanbul’da bulunan adaşı Esad Efendinin halifesi Şeyh Ali Haydar Efendi (1870-1960) de kendisine Tarik-i Nakşibendiyye şeyhliğini teberrüken vermiş, böylece tarikimiz 6 koldan izinli olmuştur. Hacı Ali Efendi hazretleri de yerine nasb ettiği Hacı Mustafa Anaç Efendiye 6 tarikten hilafetnâme vermiştir.

Ömrünün son dönemi:

Bostancı Hacı Ali Efendi, vefatından birkaç yıl önce Hacı Mus­tafa Anaç Efendi’ye halifelik vermişti. Ancak bu durum, dervişler hu­zurunda ilân edilmemişti. Şeyh Efendi, vefatına yakın bir dönemde Hacı Mustafa Efendi’den, hilâfet verildiğine şahit olmaları için birkaç dervişi davet etmesini istedi. Hacı Mustafa Efendi de birkaç kişi davet etmesine rağmen 100’e yakın derviş, Ali Efendi’nin dergah gibi kullan­dığı evinde toplandı.

Ali Efendi dervişlere hitaben, ömrünün sonuna yaklaştığını ifade ettikten sonra Hacı Mustafa Anaç Efendi’yi kendinden sonra halife ta­yin ettiğini açıkladı. Herkesin ona biat etmesini, ihtilafa düşmemelerini söyledi. Sonra Hacı Mustafa Efendi’ye görevinin ağırlığını hatırlattı: “Evladım! dervişlik bakır leblebi gibidir. Onu yutmasını bileceksin. Dervişlerde hata aramayacaksın. Zira dervişlik, ince ve zor bir yoldur. Âhir zaman şartlarının güçlüğü de eklenirse bu mertebeye ermek pek kolay değildir. Sabır, gayret, azim ve sebatla yoluna devam edeceksin. Senden beklenen budur.”

Bostancı Hacı Ali Efendi, bundan birkaç ay sonra 4 Şubat 1957 yılında Hakk’ın rahmetine kavuştu. Cenazesi, Ulu Camii’nde kılınan na­mazdan sonra kalabalık bir cemaatin iştirakiyle Ulu Mezar’a kaldırıldı. Orada şeyhi Bekir Baba’nın yanına defnedildi. Eşi Makbule Hanım da aynı yılın Kasım ayında vefat etti. Oğullarının kabirleri de babalarının yanındadır.

Allah, rahmet eylesin.