HACI BEKİR BABA (1846 – 1928)

Derleyen: Şahin KARATAŞ

Çocukluğu ve gençliği:

Asıl adı Ebubekir Sıddık olan Bekir Baba, Çorum’daki Rufaî Tekkesi’nin önde gelen isimlerindendir. 1262/1846 yılında Çorum’da dünyaya gelmiştir. Babası, Hacı Osman b. Ali’dir. Annesinin teşvikiyle küçük yaşta medreseye gitmiş ve kısa sürede hafız olmuştur. Hocasının teşvikiyle de Samsun’a gitmiş ve orada hatim ve mukabele okumuştur. Bir camide de imamlık yapmaya başlamıştır.

Tasavvufa yönelişi:

Camide tanıştığı insanlar arasında çok sayıda tasavvuf ehli kişi­ler bulunmaktadır. Bunların her biri bir tarikata mensuptur. Onların hal ve tavırları ilgisini çekmiş, sohbetleri tasavvufa meylini artırmıştır. Bir tarikata girerek tasavvufta yol almak isteyen Bekir hafız, bu niyetle is­tihare yapar. Rüyasında kendisini mürşide götürecek yo­lun İstanbul’da Üsküdar’da Aziz Mahmut Hüdâyi dergahından geçtiği söylenir. Bu amaçla Samsun’dan İstanbul’a hareket eder. Dergaha vardığında o devrin mürşid-i kâmili Şeyh Mehmet Ruşen Hilmi (1810-1891) hazretleriyle karşılaşır. Niyetini ona açar ve intisap eder (1866). Şeyh Efendi de genç müridin nefsini terbiye işine atların seyisliğiyle başlamasını söyler. Ebubekir Efendi, mürşidinin vermiş olduğu bu görevi yedi yıl sürdürür. Bu dö­nem içinde günlük derslerini, haftalık sohbetlerini hiç aksatmaz.

Seyahat görevi:

Yedi yılın sonunda “Gel evladım, sana yol göründü” denilerek seyahate çıkması talimatı verilir. Yanına seccade, keşkül ve canavar dü­düğü almalarına müsaade edilir. O devirlerde keşkül, seyyah dervişlerin omuzlarına astıkları ve içine yiyecek-içecek koydukları Hindistan cevizi kabuğundan (veya abanoz ağacından) yapılmış bir derviş çeyizidir. Canavar düdüğü de etrafını saracak yırtıcı hayvanları dağıtmak için kullanılırmış.

O devirde bunlara ilaveten seyahate çıkan dervişlere mürşidi ta­rafından bir belge verilir, altı da mühürlenirmiş. Bu sayede dervişler, seyahat ettikleri müddetçe devletin hanlarından, hamamlarından, vakıf­ların imkanlarından yararlanabilirlermiş. Ebubekir Efendi de böyle bir  Seyahat Belgesi alarak Erzurum Sanemerli Hacı Ahmet Efendi (1792-1912) ismindeki zât ile birlikte Üsküdar’dan yola çıkmak üzeredirler.  Eskiden, bir müridin kemâle ermesi için, ya seyr-u sülûk ettirilir, yâ da seyahat verilirdi. Tabi bu hadise, maneviyatın işareti ile olurdu. Tasavvufî seyahatin de, kendine göre bazı âdâb ve erkânı bulunmaktadır.

Mehmet Ruşen Hilmi Efendi, yola çıkacak olan bu iki kişiye bazı nasihatlerde bulunur: “Artık yola çıkacaksınız. Bu post sizin hem yatacak yeriniz, hem de seccadenizdir. Zekat, fitre ve sadaka kabul etmeyeceksiniz. Çünkü bunlar fakirlerin hakkıdır. Yiyecek bir şey bulamazsanız 3 gün aç duracaksınız. Ondan sonra Allah rızası için karnını doyuracak kadar bir şey isteyebilirsiniz. Yola yaya devam edeceksiniz. Binekli insanlar buyur et­medikçe hiçbir vasıtaya binmeyeceksiniz. Devamlı nefsini sigaya çeke­ceksiniz. Nefsin esiri olmayacaksınız… Haydi! Allah, işinizi rast getirsin.”

Fırıncının tavrı:

Ebubekir Efendi, Şeyhinin talimatını dinleyip arkadaşı Ahmed Efendi ile birlik­te uzun ve meşakkatli bir yola çıkar (yıl 1873 Ebûbekir Efendi 27 yaşındadır). Yaya, aç susuz olarak günlerce yol giderler. Birçok köy, kasaba, şehir geçerler. Seyahat ederlerken kendilerine nerelere gidecekleri ya mânen işaret edilir, ya da rüyalarında ikaz edilirlerdi. Ve seyahat ancak maneviyatın tayin ettiği yerlere yapılırdı. Tabii, yolculuk esnasında şimdiki gibi imkânlar yoktu. Anadolu’nun birçok beldesini aşarak vardıkları Şam şehrinde üç gün kaldıkları halde kimse onlara bir şey sormaz. Açlık ve çaresizlikten dolayı mecburen bir fı­rıncıdan ekmek istemek zorunda kalırlar. Fakat fırıncı onları tersler ve:

–          “Benden ekmek isteyeceğinize çalışın, sapasağlamsınız. Ben, fırının kızgın ateşinin karşısında sabahtan akşama kadar çalışıyorum, rızkımı kazanıyorum” diyerek onları reddeder.

Ebubekir Efendi ise fırıncıyı uyarır:

–          “O ateş nardır, nuru yakmaz. Allah’ın izniyle o ateş, bize hiçbir şey yapmaz” der.

Fırıncı, bu sözlere öfkelenir ve fırına girmelerini teklif eder. Ebu­bekir Efendi ve arkadaşı, hiç tereddüt etmeden Besmele çekip, destur alıp fırına gi­rerler. Bu defa fırıncı, adamların yanacağından korkarak komşularını yardıma çağırır. Komşuları geldiklerinde içeridekilerin fırın içinde otu­rup gayet sakin bir şekilde pişen ekmekleri dışarıya çıkartmakla meşgul olduklarını görürler. İçeride yanacaklarından endişelenerek çıkmaları için yalvarırlar. Ama dervişler, bir türlü çıkmazlar. Sonra Şam Kadısı gelip;

“Şeriat hakkı için lütfen dışarı çıkın!” deyince, fırının içinden çıkarlar. Çıktıklarında en ufak bir yanık izi yoktur. Üzerlerine sadece fırının tozu ve külü dökülmüştür.

Kadı Efendi, onları o gece kendi evinde misafir eder. Neden böyle yaptıkları­nı sorduğunda mürşitlerinin talimatını aktarırlar. Ama bu arada sırları da ifşa olmuştur. Ertesi gün halkın teveccühünden bunalacaklarını dü­şünmeye başlamışlardır. Bunun sonucu olarak nefislerinin esiri olmak endişesini yüreklerinde hissetmişlerdir. Tam bu esnada Şeyhleri, onlara manen görünerek “Derhal evi ve şehri terk edin” tarzında talimat ve­rince sabahın seher vaktinde, ev sahibine bile haber veremeden, oradan ayrılmak zorunda kalmışlardır.

Bağdat ve Basra Ziyaretleri:

Dervişler, Şam’dan ayrılıp oldukça uzun bir yolculuktan sonra Bağdat’a ulaşmışlardır. Orada Seyyid Abdulkadir Geylânî Hazretlerinin türbesinde misafir kalmışlar ve ertesi gün İmam-ı Âzam Ebû Hânife Hazretlerinintürbesini ziyaret etmişlerdir. Bundan son­ra Seyyid Ahmed er Rufaî’nin türbesine gitmek istemişlerdir. Ahmed Rufaî’nin türbesi, Bağdat’ın güneyinde Basra yakınlarında Vâsıt beldesindedir. Bu defa Ebubekir Efendi, arkadaşıyla birlikte yaya olarak yırtıcı hayvanların gezindiği o çileli yol­culuğa devam eder.

Nihayet Ahmed er Rufaî türbesine varırlar ve bu türbede üç gün kalırlar. O günlerde kendilerine nur yüzlü bir kişi devamlı süt getirir. Türbede kaldıkları sü­rece vakitlerini zikir ve ibadetle geçirirler. Ancak bu türbenin asıl sahi­bi Ahmed Rufaî’den hiçbir manevi işaret alamazlar. Oradan ayrılmadan önce Ahmed Rufaî Hazretlerine manevi bir rabıtada bulunurlar. Rabıtada Hz. Pîr “Evladım! Siz bizim misafirimizsiniz. Üç gündür size süt getiren kimdi, hiç düşünmediniz mi?” diyerek onlara manevi işareti verir.

Hicaz’a doğru:

Ebubekir Efendi ve arkadaşı, bu manevi haz ile gözyaşları içinde Ahmed Rufaî’nin makamından ayrılıp Mekke’ye doğru yol alırlar (1873). Ko­lay değil, koca çölü aşıp Hicaz’a ulaşacaklardır. Çöl ıssız, susuz, kavurucu sıcağı ve kuru ayazıyla ürkütücü… Yaya ve azıksız olarak yola çıkarlar. O büyük çölü sıcak kumlara bata – çıka geçip Hicaz’a varırlar. Önce Medine’de Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kabrini ziyaret edip Mescid-i Nebevi’de kalırlar. Sonra Mekke’ye varıp Hac Vazifesini ifâ ederler. Artık Ebûbekir Efendi ve Ahmed Efendi Hacı olmuşlardır.

Tam 5 yıl boyunca Mekke – Medine arasında mekik dokurlar. Kabe’den de, Ravza-i Mutahhara’dan da ayrılmak istemezler. Hacı Bekir Baba bir gün Kur’ân-ı Kerîm oku­duğu esnada uyku hali gelir. Rüyasında Hz. Peygamber (s.a.v.) “Ey Ebubekir! Senin mürşidin Mısır’ın Tanta şehrinde yaşayan Abdurrahim Tantavi’dir. O’nun dergâhına git!” tarzında yol gösterir. Ebubekir Efendi, rüya âleminde manevi işareti almış ve şimdi yönünü Mısır’a çevir­miştir.

Mısır’da Tantavi Dergâhı:

Mısır’a vardığında Kahire’den Tanta’ya hareket ederler. Tanta’ya gelir gelmez Abdurrahim Tantavi’nin dergahına varırlar (1878). Orada üç gün kadar kalırlar. Fakat kendileriyle ilgilenen olmaz. Bu dergahta nasibimiz olmasa gerek deyip şehirden ayrılmak niyetiyle çarşıya çıktıklarında bir dost ziyare­tine uğrarlar. Bir meczup, elinde sopasıyla kapıda durur ve “Çorumlu Ebubekir Sıddık, çabuk dışarı çık. Sen kimden izin aldın da burayı terk ediyorsun?” diyerek oradan çıkarır.

Ebubekir Efendi, gelen zatın meczup bir derviş olduğunu anlar. O önde, Ebubekir Efendi ardında yürümeye devam ederler. Tantavi’nin inzivaya çekildiği mekana varırlar. Meczup kapıda bekler. Ebubekir Efendi içeri girdiğinde zayıf bedenli bir insanla karşılaşır. O zat, meşhur Seyyid Abdurrahim Tantavi’dir. Ebubekir Efendi’yi tebessümle karşılar ve O’na bazı uyarılarda bulunur:

“Derviş kızmaz. Derviş küsmez. Derviş yorulmaz. Derviş güneş gibidir, herkese sıcaklığını verir. Derviş rahmet gibidir, herkese duâ eder. Derviş su gibidir, herkese cömertçe akar. Derviş toprak gibidir, herkes onu ezer ama yine de o, meyve vermeye devam eder. Derviş, Allah’a dost demektir. Dergâha eşik demektir, herkes çiğnese de sesini çıkarmaz. Sen de vururlarsa sakın elini kaldırma, elsiz ol. Söverlerse dilsiz ol. Eğer gönülde kırgınlık varsa o kırgınlığı at. Zira Allah’ın nazargahı gönüldür…”

Ebubekir Efendi, başı önünde Tantavi’yi dinlerken birden ses kesilir. Sağa sola bakar, Şeyh Efendinin huzurunda kendisinden başka kimse olmadığını, bu sözlerin sadece kendisine söylendiğini fark eder. Duyduklarıyla amel edebilmek için gözyaşları içinde günlerce Allah’a yalvarır.

Manevî icazet:

Ebubekir Efendi, bu buluşmanın manevi hazzıyla 2 yıl kadar Tanta’da kalır. Abdurrahim Tantavi’nin rahle-i tedrisinde bulunur. Yine bir gün o meczup derviş ile beraber o mekana giderler. Bakarlar ki mânâ aleminde Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) huzurunda divan toplanmıştır. Divan­da Gavsu’l Âzam Abdulkâdir Geylâni, Ebü’l Alemeyn Seyyid Ahmed er Rufaî, Seyyid Ahmed Bedevî, Seyyid İbrahim Desukî, Seyyid Ebü’l Hasan Ali Şazelî, Şâh Muhammed Bahaüddin Nakşibend ve diğer piran yerlerini almışlardır. Gavsü’l Âzam Abdulkâdir Geylâni, “Bun­dan sonra benim dergahımın halifesisin. Ümmet-i Muhammed’i irşad ile görevlisin” diyerek ilk vazifeyi verir. Kadirî icazetini bu suretle al­dıktan sonra Rufaî, Bedevî, Desukî ve Şazelî tarikatlarının Halifelikleri de kendisine tevdî edilir. Bahaddin Nakşibend Hazretleri de görev vereceği sırada Hz.Peygamber (s.a.v.); “Bu kadar kâfî!” diyerek beş tarikattan ders vermeye yetkili kılınır.

Manâ âlemindeki bu divânda üzerine beş tarikin sorumlulu­ğu yüklenmiş olarak o meczup dervişle tekrar Tantavi’nin dergahına dönerler. Seyyid Abdurrahim Tantavi Hazretleri de, Ebûbekir Efendi’ye zahi­ri icâzetini takdim ederken: “Evladım! Sen Rum Diyarı’na (Anadolu’ya) gideceksin. Orada hizmet edeceksin. Şu icazetin, şu da yol azığın. Allah mübarek eylesin!” deyip onları çileli ama bir o kadar da mukaddes görevlerine yolcu etmiştir. Hacı Bekir Babaya ve arkadaşına üzerlerindeki postları çıkarıp, elbise giymelerini emreder (12 Cemadissani 1297 “miladi 1880”).

Ebûbekir Sıddık Çorum (k.s.) Hazretleri, yedi yıl süren bu meşakkatli, yorucu yolun sonunda nice zorluklara katlanmış, soğuklarda, sıcaklarda yürümüş, gayet kibar olan bedeni simsiyah yanmıştır. Fakat bu çilelerin sonunda, nefsin terbiye ve tezkiye hususunda muvaffak olmuş, Hâk katında kulluk mertebesine erişmiş. Mevlâyı Zülcelal Hazretlerine ve O’nun güzel Habib’ine dost olmuştur.

Gönüller Sultanı – Osmanlı Sultanı İle:

Mısır’dan dönünce doğruca İstanbul’a giderler. Zamanın padişahı, cennet mekân Sultan II. Abdülhamit Han’ın huzuruna çıkar, halifelik icazetini gösterir:

-“Padişahım! Benim icazetim budur. Eğer yer gösterirseniz; ben de bir dergâh açmak istiyorum” deyince; Padişah; “Madem Rufâi’sin. Bize bürhan göster!” diyor. Hacı Bekir Baba da Padişah ve Yedisekiz Hasan Paşa’nın huzurunda nar gibi yanan fırına giriyor, fırın sönüyor. “Fırını sökün, yoksa fırın yanmaz” diyor!… Sultan II. Abdülhamit kendisine Devlet-i Osman-ı Aliye tarafından Çorum’da dergâh açması ve derviş yetiştirmesi için mühürlü bir ferman ile Kelimei tevhid işlenmiş bir sancak verir. Hacı Bekir Baba da oradan ayrılıp Çorum’a gelerek dergâhını açar. O zamana kadar Çorum’da sekiz tane dergâh bulunmaktadır. Böylece dokuzuncu dergâhı da Ebubekir Baba açmıştır. Çorum’da mübarek gün ve gecelerde dokuz tarikatın mensupları bir camide toplanır hepbirlikte zikrullah yaparlardı.

Şeyhül Meşâyıh Çorum’da

7 yıl Üsküdar dergâhında seyislik, 7 yıl seyyahlık olmak üzere tam 14 yıl riyâzet döneminden sonra şeyhlik icazeti alan Kutb-ul ârifin Ebubekir-i Sıddık-i Çorum-i (ks) Hz.leri, bundan sonraki hayatı süresince insanlara hak ve hakikat yolunu, Allah ve Resulünün sevgisini anlatmayı kendisine en büyük vazife görmüş ve bu uğurda canını, malını, evladı iyalini, her şeyini, fisebilillah hak yoluna adamıştır. Geçimini değirmencilik yaparak kazanmış, Allah için harcamış; dünyalık hiçbir şey biriktirmemiştir. Bu aşk ve muhabbet ile Çorum’da, Ümmet-i Muhammedi irşada başlayan Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i (ks) Hazretleri son nefesine kadar tebliğ, tevhid ve irşad görevini yapmış, yerine Bostancı Ali Haydar Efendi’yi bırakarak 1928 yılında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Çorum Ulu Cami’de görülmemiş derecede kalabalık bir cemaatle kılınan cenaze namazından sonra Ulu Mezarlığa defnedilmiştir. Allah (c.c.) sırrını yüce kılsın.

*  *  *

Bazı Bürhan ve Menkıbeleri

Hacı Ebubekir Baba Hz.leri Çorum’un üst tarafında “solak değirmen” diye tarif edilen değirmenin sahibi idi. Değirmencilik yaparak geçimini sağlardı. Sürekli değirmenin etrafında zikir yapar, çok aşklı ve coşkulu zikrullah yaptırırdı. Yeryüzündeki bütün şeyhleri manen çağırırdı. Bir gün Ebubekir Baba zikrullaha başladığı zaman, değirmenin yakınındaki suda bulunan kurbağaların dahi Allah’ı zikrettiğine, orada bulunan herkes şahit olmuşlardır.

Lafza-i Celâl esmâsına gelindiğinde yerin Allah’ı zikrettiğini, sallandığını dahi herkes gözleri ile görmüşlerdir. Hû esmasına gelindiğinde büyükçe bir ateş yakar. Oradaki diğer şeyhleri davet eder.

-“Buyurun ateşe girin” derdi. Diğer şeyh Efendiler:

-“Aman Ebubekir Baba! Biz buna mezun değiliz” diye cevap verirlerdi. Mübarek, tek başına o alevlerin içerisine kendini bırakır, Allah’ı zikrederdi.

* * *

Hacı Ebubekir Baba Hz.leri değirmene at arabası ile gider gelirdi. Bir gün dervişler at arabası ile pirinç getirirlerken, arabanın tekeri kırılır pirinçler yere dökülür. Yemek saati olması hasebi ile yemek yapılacaktır. Dervişler doğruca Ebubekir Baba’nın yanına gelir;

-“Efendi Baba! Arabanın tekeri kırıldı. Pirinçleri getirecek kimse yok. Yol da çok uzakta ne yapacağız” derler.

-“Evladım, cebinizde bir avuç pirinçte mi yok?” diye mübarek sorar.

O esnada dervişin bir tanesinin cebinden bir avuç pirinç çıkarır. Ebubekir Baba bunu alır, fokur fokur kaynayan bir kazan suyun içerisine elindeki bir avuç pirinci döker ve elini de kaynar kazanın içine sokup karıştırmaya başlar. Allah-ü Teâlâ Hz.lerinin izni ile kerameten bir kazan pirinç olur. Orada bulunan bütün dervişler de buna şahit olurlar.

***

Önceleri Ebubekir-i Sıddık Hazretlerine halk pek itibar etmez, pek teveccüh göstermezler idi. Ta ki, bir gün Çorum’da büyük bir yangın meydana gelene kadar… Bir Rum kadının evi alevler içerisinde kalmış, dumandan göz gözü görmüyordu. Kadın feryadı figan ediyor:

-“Aman Müslüman kardeşler! Evim yanıyor, ne olur söndürün. Bana yardım edin!” diye yalvarıyordu.

Müslüman halk ise:

-“Yansın bu gâvurun evi yansın” diyorlar ve kadına yardım etmeden sadece seyrediyorlardı.

O anda Cenab-ı Zülcelal Hazretleri büyük bir rüzgâr halketti. O zaman ki evler ahşaptan olduğu için, yangın başladıktan kısa bir zaman sonra alevler diğer evlere de yayıldı. Tabi, itfaiyecilik de o zamanlar tulumbacılar tarafından yapıldığı için, yangını söndürmek için su kifayet etmiyor, alevler gittikçe büyüyordu.

Bunun üzerine, Ebubekir Hazretlerinin müridi olan, İtfaiye Amiri, dergâha gelerek;

-“Efendim! Çorum yanıyor, ne olursunuz yardım edin” deyince, müridini kıramaz ve yangının olduğu yere gelir. Oradaki kalabalık topluluğa, İtfaiye Amiri şöyle seslenir:

-“Çekilin ey ahali! Çorum’un sultanı geliyor. Hacı Ebubekir Baba geliyor”

Ebubekir Baba bir bardak su ister. Besmele çekerek, sudan bir yudum ağzına alır. Ağzındaki suyu yangının olduğu yere doğru “Huu” diyerek üfler ve Allah’ın izni ile o bir avuç su yangını söndürmeye yeter. Orada bulunan halk, bu kerameti görünce bir anda galeyana gelir;

-“Sen ne mübâreksin, ver elini öpelim” diye bağırmaya başlarlar.

Ebubekir Baba:

-“Bunlar hep el öpendir, kerâmeti gördüler. Ama ondan sonra hergün keramet isterler, daha sonra dağılırlar oğlum” der.

O zamandan sonra artık Ebubekir Baba, Çorum da, Ebubekir-i Sıddık-i Çorum-i Hz.leri diye anılır. Seyahat ederken, güneşin yakmasından dolayı, kararmış bir teni olduğu için kendisine “Kara Şeyh” de denilirdi.

***

Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i Hazretleri, Allah-u Teâlâ Hazretlerinin kendisine vermiş olduğu bu yetki ve maneviyatı ile dervişini bir anda Hakka vasıl edebilecek, büyük bir Mürşid-i Kâmil zât idi. Onun dergâhı, Allah ve Resulünün muhabbetini arzulayanların, sebat ile sabredenlerin, Allah’ın izni ve Evliyaullahın himmeti ile muratlarına nâil oldukları bir gül bahçesi idi.

Ebûbekir Sıddık Efendi bir “Rufâi üstâdı” olduğu için, o dönemlerde bir takım bürhanlar maneviyat tarafından kendisine verilmişti. Şiş bürhanı, kılıç bürhanı, ateş bürhanı, en kuvvetli zehirleri yutma bürhanı gibi harikulade haller göstererek insanları irşad etmek için bir vesile olarak kullanıyordu.

Yine bir gün, Ebubekir Baba Çorum’da dervişleri ile beraber ateş bürhanı için toplanmışlardı. Bir ateş yakıldı. Yanan ateşin üzerine sac koyuldu ve o sac alevlerden kızıllaştı. Ebûbekir Sıddık Efendi dergâha çok hizmet eden Mehmet Efendi isminde zengin bir dervişi elinden tuttu, halakanın ortasına aldı. Ateşte kızaran sacı eline alarak o dervişin başına koydu. O zengin kişi, bir anda nefsine kapılıp kendi kendine şöyle dedi: “Üstadın bu kadar dervişi var, onların içinden beni seçti. Demek ki bende bir iş var, ben halife olacağım herhalde”

Hâlbuki bu hadisenin üstadının bir kerameti olduğunu idrak edemedi. Aradan birkaç gün geçti. Ebubekir Baba’nın yakınında olan zâtlardan bir tanesine şöyle dedi:

-“Ebubekir Baba’ya söyleyiver de, benim şu halifelik icazetimi artık yazsın. O gün herkesin arasından beni çıkardı ve ateş bürhanını bende yaptı. Demek ki ben diğer dervişlerinden farklıyım. Bende o cevheri görmeseydi bürhanı bana yapmazdı. Ben halifelik yapabilecek manevi duruma geldim.”

Ebûbekir Sıddık Efendiya, durumu anlattılar.

-“Evladım, halifeliği biz veremeyiz. Allah-u Teâlâ izin verirse olur, sülûka girerse olur” dedi.

Ebûbekir Sıddık Efendi’nın söylediklerini, o kişiye gidip söylediler. Hemen doğruca dergâha gitti:

-“Aman Efendim! Ben sülûka girip halife olmak istiyorum. Ne olur beni sülûka sokun” dedi. Ebubekir Baba:

-“Mâdem sülûka girmek istiyorsun, peki o zaman” dedi.

Halvethane denilen yerler, göz göz oda şeklinde, ancak bir kişinin sığabileceği, namaz kılabileceği büyüklükte yerlerdir. BuradaSülûk’a giren kişiye, üstadı birkaç zeytin, belki bir bardak çay gönderebilir. O kişinin yetişme durumuna göre, üstadı ayarlar. Sülûk’a giren kişilerin, oradaki gıdası Hakkı zikrederek, Ona ibadet ederek, lezzet ve haz alırlardı. Açlık dahi akıllarına gelmezdi.

Sülûk’a giren o zât, üç gün boyunca aç kalınca beti benzi sararır. Herhangi bir manevi gıdada alamaz.

Bu arada hanımı:

“Allah, Allah bizim bey üç gündür ortalıkta gözükmüyor, nerelerde acaba?” diyerek doğruca dergâha gider. Oradaki dervişler:

-“Senin kocan sülûka girdi. Üç gündür sülûkta” derler. Kadın doğruca halvet hücresinin önüne gelir ve perdesini hafifçe aralar. Adam karısını görünce:

-“Üç gündür neredesin, be hey kadın? Bu adam (hâşâ) bizi açlıktan öldürecek. Hemen eve var, bana yiyecek bir şeyler getir” der ve kadın eve gider.

Evden yiyecekleri aldıktan sonra, kocasının yanına gelir. Perdenin kenarını kaldırıp gizlice yemekleri verir. Boş tabakları da akşama doğru alır. Sülûk’un yedinci gününde adam bir hâl görür. Mana âleminde Ebûbekir Sıddık Efendi gelir:

-“Evladım şu balığı al, fırıncıya selamımı söyle pişirsin” der. Adam da:

-“Peki, Efendim” der ve balığı alır. (Bu hadise sülûkta iken gerçekleşmektedir.) Adam, fırıncıya balığı götürür.

-“Ebûbekir Sıddık Efendinın sana selamı var, şu balığı bir pişiriver” der. Fırıncı da:

-“Ve aleyküm selam, hemen pişireyim” diyerek, balık tavasını fırına atar. Yarım saat kadar bir süre geçtikten sonra fırıncı, balık tavasını dışarı çıkarır. Bir bakar ki; balık değil pişmek, tava dahi ısınmamış, halen soğuktur. “Allah, Allah” diyerek şaşırır ve tekrar fırına sürer. Yarım saat kadar daha fırında bekletir. Balık tavasını çıkartır. Yine bakarlar ki; ne balık pişmiştir, ne de tavada en ufak bir sıcaklık vardır. Fırıncı, o adama dönerek, şöyle der:

-“Ebûbekir Sıddık Efendiya selam söyle! Bu balık pişici değil” der ve adamın görmüş olduğu hal biter. Tam o esnada dervişlerden birisi sülûk odasının perdesini aralar ve Ebûbekir Sıddık Efendi’nın kendisini çağırdığını söyler. Adam sevinçle sülûktan çıkar.

-“Halifeliği kazandım mı?” diye onlara sorar.

Hâlbuki sülûk’a giren bir kişi kabiliyetli ise kırk gün içinde, eğer kırk günde olmadı ise üç ayda, üç ayda da olmadı ise bir yılda, kemale ermiş olarak törenle sülûk’tan çıkarılır. Zira o kişi Allah-u Teâlâ Hazretlerine vâsıl olmuş, sıfatlarında fâni olmuş bir zât olarak sülûk’tan ayrılır.

Bu zât kırk günü dahi doldurmadığı halde, kendi kendine bir hevese kapılır. Doğruca Ebûbekir Sıddık Efendi’nın yanına varır.

-“Efendim halifeliği kazandım mı?” diye sorar.

Ebûbekir Sıddık Efendi da kendisine:

-“Ne halifeliği oğlum, sen bir balığı dahi pişiremedin” diye cevap verir

Adam, Ebûbekir Sıddık Efendiya:

-“Aman Efendim, ne olursunuz, ben zengin bir kişiyim, bana bu halifeliği verin” der.

Ebûbekir Sıddık Efendi, kendisine:

-“Evladım, ancak Allah izin verirse halifelik veririz” der.

Adam, Ebûbekir Sıddık Efendiya:

-“Benim çok altınlarım var, evlerim var. Onların tapusunu sana vereyim, bana şu halifelik icazetini verin. Bunu nefsim çok istiyor” deyince, Ebûbekir Sıddık Efendi hiddetlenerek (Evliyaullah ancak Allah için hiddetlenir)

-“Biz maneviyat ne derse onu yaparız. Haydi, yürü bakalım!” diye cevap verir.

Adam sinirli bir şekilde orayı terk ederken;

-“Ben de senin adını Çorum’dan silmez isem; bana da Mehmet Ağa demesinler” diyerek edepsizlik yapar, kapıyı vurup çıkar.

Aradan bir müddet geçtikten sonra, adam başka bir yerden para karşılığı halifelik icazeti alarak, tekrar Çorum’a döner ve bir dergâh yaptırmaya başlar. Para ile adamlar tutar. Aklınca; Ebûbekir Sıddık Efendi’ya muhalefet etmeye çalışır. Dergâhın inşaatı bir adam boyu kadar çıktığında midesine bir ağrı girer. Bu ağrının acısından duramaz bir hale gelir. Hekimlere gider; fakat kimse tedavi edemez.

En sonunda kendisine; bir de hamama gitmesi tavsiye edilir ve hamama gider. Hamama girince midesinin ağrısı geçer. İyileştiğini zannederek sevinir. Bir müddet hamamda kaldıktan sonra “Artık iyileştim, dışarı çıkabilirim” diye düşünüp hamamdan dışarı çıkar çıkmaz; midesindeki ağrı tekrar başlar.

-“Benim midemin iyi olduğu tek yer burası. En iyisi ben iyileşene kadar, siz buraya bir yatak yorgan getirin. Yiyecek ve içeceğimi de buraya getirin. Ben burada yatıp kalkayım” der.

Adamın, yatağı, yiyeceği, içeceği oraya getirilir. Ve hamamda yaşamaya başlar. Fakat hamam sıcak olduğu için sürekli terlemekte ve gün geçtikçe zayıflamaktadır. Onun bu perişan halini gören etrafındaki insanlar da; birer birer onu terk etmeye başlarlar. Bir müddet sonra yanında hiç kimse kalmaz.

Sürekli terlemesinden dolayı vücudunda en ufak bir et parçası dahi kalmamış, bir deri bir kemik hale gelmiştir. Yaptığı hatayı anlar ve kendisine bir hamal çağrılmasını ister. “Bunların hepsinin başıma gelmesinin sebebi, Ebubekir Baba gibi bir velîye muhalefet etmemden kaynaklanıyor. Ben kim, halifelik kim?” diye pişman olup ağlar.

Zira Yüce Peygamberim (s.a.v.) Hadisi Kutside;“Kim benim Velime düşmanlık ederse, bana karşı savaş ilan etmiş olur” buyurmuştur. Başka bir hadisi kutside de;  Kim bir Veliye eza ederse, benimle muharebeye girmiş gibi olur” buyurur.

O esnada hamal gelir ve perişan haldeki Mehmet Ağa hamala şöyle der:

-“Beni şu erzak taşıdığın küfenin içine koy ve doğruca Ebûbekir Sıddık Efendinın evine götür. Evine on metre kala küfeden çıkart. Boynuma bir ip takarak sürüye, sürüye doğruca evinin kapısına kadar götür” der.

Hamal, aynen Mehmet Ağa’nın dediği şekilde küfenin içine koyar. Ebûbekir Sıddık Efendinın evine doğru gelirler. Evine on metre kala hamal, adamı küfeden dışarı çıkarır, boynuna bir ip geçirir; sürüye, sürüye Ebûbekir Sıddık Efendi’nın evine doğru getirir.

Bu esnada Ebûbekir Sıddık Efendi evinde (manen) Ahmed-el Rufâî Hazretleri ile sohbet etmektedir. Zira evliya için zaman ve mekân sorunu yoktur. Onlar Allah’ın izni ile vefat ettikten sonra dahi, manen görüşebilirler. İşte bu şekilde sohbet ederken, Ahmed-i Kebir-i Rufâî Hazretleri, Ebûbekir Sıddık Efendiya;

-“Hani, senin dergâhta zengin bir zât vardı. Senden para karşılığı halifelik istemişti; sen de vermemiştin. O da dışarı çıkarken; “Ben de seni Çorum’dan silmezsem” demişti. İşte biz o zâtın karnına şöyle bir değdik. Şimdi o çok hasta. Bu tarafa doğru geliyor. Eğer sen hakkını helal edersen; ehli iman olarak ölecek, değilse işi çok zor” der.

Tam bu esnada hamal kapıyı aralar.

-“Hasta bir adam getirdim” demeden, Ebûbekir Sıddık Efendi içeriden;

-“Hakkım helal olsun” diye seslenir.

Ebûbekir Sıddık Efendi’nın sesini duyunca, hasta olan o adam rahatlar. Hamal tekrar hamama götürmek üzere küfeye koyar. O hasta olan adam küfenin içerisinde kelime-i şahadet getirerek iman ile âhirete göçer.

***

Çorum’da Vâiz olan bir kişi, Ebûbekir Sıddık Efendi ile uğraşırmış. Tevhid’i “La İlahe İllallah Hu” diye okuyan Ebûbekir Sıddık Efendi’ya:

-“Arabistan’dan buraya geldi. “La İlahe İllallah” tamam da; bir de sonuna “HU”çıkardı, arkasına ilave etti, olmaz” der.

Vâizin bu sözleri, Ebûbekir Sıddık Efendi’nın birkaç dervişine de tesir eder. Onlar da derslere gelmemeye başlarlar. Ebûbekir Sıddık Efendi, Vâiz Efendinin yiyeceklerden helvayı sevdiğini öğrenir ve hanımına helva pişirtir ve doğruca Vâiz Efendinin evine gider. Hoca Efendi, Ebûbekir Sıddık Efendi’yı karşısında görünce şaşırır ve tedirgin olur.

Ebûbekir Sıddık Efendi, Hoca Efendiye:

-“Bak Hoca Efendi! Senin söylediklerini işittim. Ben seninle buraya anlaşmaya geldim. Beş dakika sen bana derviş olacaksın. Karşılıklı oturacağız ve beş dakika bana rabıta yapacaksın. Benim okuduğum tevhidi beş dakika da sen söyleyeceksin. Ondan sonra benim dediğim doğru ise bana bağlan, doğru değil ise ebedi ben sana bağlanacağım, sen ne dersen onu yapacağım” der.

Hoca Efendi içinden;

-“Beş dakika hemen geçer, bu herhalde bana bağlanacak, tamam ben bunu hallettim” deyip sevinir. Ebubekir-i Sıddık-i Çorum-i Hz.leri:

-“Şimdi beni manevi babalığa kabul edeceksin, dizini dizime dayayacaksın, beni öylece düşüneceksin, söylediğimi de aynen yapacaksın” der.

Hoca Efendi;

-“Tamam” der

-“La ilahe İllallah hu” derken;

Hoca Efendi;

-“La İlahe İllallah, tamam da “Hu” denilmez” der.

Ebûbekir Sıddık Efendi:

-“Bak Hoca Efendi, saniyeler geçiyor” deyip “La İlahe İllallah hu, La İlahe İllallah hu, La İlahe İllallah hu” derken bir yandan da kalbine vurur.

Hoca Efendi gözünü bir açar hemen Ebûbekir Sıddık Efendinın eline kapanır:

-“Aman Efendim! Ne olur ben sizin ebediyen dervişiniz olayım” der.

Ebûbekir Sıddık Efendi:

-“Ne oldu Hoca Efendi?” diye sorar.

Hoca Efendi:

-“Sen Allah’a kendini nasıl sevdirmişsin ki; Levhi Mahfuzda “La İlahe İllallah hu” yazılı” diye cevap verir.

Ebûbekir Sıddık Efendi;

-“Nasıl Gördün Levhi Mahfuzu?” diye sorar

Hoca Efendi.

-“Seninle birlikte tevhid okurken melekler benim perdemi açtı. Levhi mahfuzu gösterdiler. Orada “La İlahe İllallah hu” yazılıydı” der.

Ertesi gün Hoca Efendi camiye ağlayarak gelir öyle bir vaaz eder ki, vaazında;

-“Biz ilmimize mağrur olmuşuz. Biz hata etmişiz. Allah’ın dostları ile uğraşmışız. Allah’a harp ilan etmişiz. Allah’ım benim günahlarımı affetsin. Ebubekir-i Sıddık Baba çok haklıymış. Levhi mahfuz da “La İlahe İllallah hu” yazılı” der ve ardından, kendisi de Ebûbekir Sıddık Efendinın dervişi olur.

Ebûbekir Sıddık Efendi, yaşadığı müddetçe Ümmet-i Muhammedi irşat etmeye gayret göstermiştir. İnsanları Hak yola vasıl edebilmek için gece gündüz çalışmıştır. Sayısız kerametleri ve halleri bulunan bir meşayıhtır.

***

Dergâhta Hacı Ali Efendi Hz.leri ve Hacı Mustafa Efendi Hz.lerine ayrı bir ilgi ve alaka göstermiş ve bu iki zâtı kendisi hayatta iken manen yetiştirmiştir.

Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hz.leri Ebubekir-i Sıddık-i Çorum-i Hz.lerine ilk bağlandığı dönemlerdeki bir kaç anısını şöyle anlatır:

Gençliğimde çay ocağı çalıştırırdım. (Eskiden kıraathaneler bu günkü gibi değildi. Siyer okunur, dini ve ilmi değeri olan konular ehliyetli kişiler tarafından beyanedilir, şiirler okunurdu) Bir gün kapıda dururken üstadım Ebûbekir Sıddık Efendi’nın beni çağırdığını gördüm. İşi bırakıp koştum. Üstadımın önünde ihtiyar, ama dinç, üzerieski giyimli, sarışın bir meczup var idi. Biz de birkaç kişi geriden Üstadımızla birlikte meczubu takip ediyorduk. Ebûbekir Sıddık Efendinın evinin önüne geldiğimizde; meczup zât geri döndü ve bize doğru bakıp, beni göstererek;

“Şu gençte kemâlât kokusu var. Şu ise fâsık ve şunda da münâfıklık alameti var”dedi. Arkadaşlardan birisi müdahale edecekti ki,

Hacı Ebûbekir Sıddık Efendi;

-“Sakın cevap verme, O Allah dostudur, sana zarar gelir” dedi.

***

İstiklal Harbi sırasında Bekir Baba, mânâ âleminde olayları ya­kından takip ediyordu. Düşmanın Polatlı’ya kadar geldiği günlerde hizmetkârı Yakup Efendi’ye “Evladım, atı nallat, kılıcı da bilet. Lazım olacak” der. Yakup Efendi, şeyhinin emrini yerine getirir. O gece Bekir Baba, dergahta yalnız kalır. Sabahleyin Yakup Efendi, atı tımar etmek için ahıra girdiğinde onu kan ter içinde görür. Atın nallarına bakar, dö­küldüğünü ve tırnaklarının bile aşındığını fark eder. Kılıcı yoklar, iyi köreldiğini görür. Şeyhinin yanına çıkar, bunların hikmetini sorar. O da olan biteni şöylece özetler:

“Yunanlı, Polatlı’ya kadar gelmişti. Ankara tehlikedeydi. Ordula­rımız cephede savaşırken bizler de eli kolu bağlı duramazdık. Mânâ ale­minde Hacı Bayram-ı Velî başkanlığında, birçok dervişle, Çorum’dan da Çerkez Şeyhi Ömer Lütfı Efendiyle beraber ordumuzun safında Yunan’ı önümüze katıp Polatlı’dan İzmir’e kadar gittik de geliverdik.”